Kahvenin Tarihçesi
images/banners/20.jpg

 

Türkiye’de kahve tarihi


Kahvenin ilk defa nereden çıktığı konusunda, eski kaynaklarda, birbirine yakın bilgiler var. Kahvenin anavatanını Yemen olarak bilsek de ilk kahve, Yemen’e Habeşistan’dan (Etiyopya) geliyor. Habeşistan’da kahve ilk olarak hamura karıştırılmış. Yani ekmek olarak yemişler… Bu gelenek yaklaşık beş asır böyle sürmüş.

Paris Milli Kütüphanesi'ndeki eserler arasında bulunan  Abd-el-Kadr'ın kitabına göre ise , kahve 1450 yıllarında Yemen'de tanındı ve yetiştirilmeye başlandı.

 

Peki kahveyi Yemen’e kim getirdi?

 

Ahmet Raşit'in Yemen ve San'a Tarihi adlı kitabında, kahveyi Habeşistan'dan Yemen'e getiren kişinin Özdemir Paşa olduğu ve orada üretilerek Yemen kahvesi olarak ün yaptığı kayıtlıdır.

Kahve Yemen'den sonra Mekke'ye ve Mısır'a tanıtıldı. Kahire'de ilk kahvehane 1521 yılında açıldı. 1573-1578 yılları arasında Orta Doğu memleketlerinde yaşamış olan Doktor Rauvvolf, bu ülkelerde kahve içtiğini yazmaktadır.

 

Osmanlı kahveyle nasıl tanışıyor ?

 


Kahvenin Yemen, Mekke ve Mısır yolculuğu bir süre sonra daha kuzeye yöneldi. Halet, Şam, Bağdat ve Tahran'da kahvehaneler açıldı. Kahve, o zamanki Osmanlı İmparatorluğu ülkesi içerisinde bulunan Kahire, Şam ve Halep'ten sonra İstanbul'a geldi.

Kahvenin Türkiye'ye ilk kez, Hükm ve Şems isimli iki Suriyeli tarafından 1555'de getirildiği rivayet edilir. Diğer bazı kaynaklarda ise Kanuni Sultan Süleyman zamanında (1520-1566) Habeşistan Valisi Özdemir Paşa tarafından getirildiği kaydedilir.

16. Yüzyılda, Kanuni Sultan Süleyman döneminde İstanbul'a gelen kahvenin tadına hayran kalan Kanuni'nin sayesinde bu sihirli içecek kısa sürede Osmanlı sınırları içinde yayıldı. Saray mutfağında özel olarak yetiştirilen Kahvecibaşı Padişaha özel kahve hazırlarmış. Bu lezzetli içeceğin halk tarafından tanınıp sevilmesi de o yıllara rastlar. Rivayete göre 1554 yılında, Tahtakale'de bir kahvehane açılmış. Bu aynı zamanda İstanbul'un ilk kahvehanesiymiş.

 

İstanbul'da İlk Kahvehaneler

 


Bugün Tahtakale adıyla bilinen Taht-ul kale'de açılan ilk kahvehane yalnız halkın değil müderris ve kadı gibi okumuş kesiminde ilgisini çekmiş. Bazı yasaklamalara ve kahvehaneler aleyhinde yapılan girişimlere rağmen kahvenin sevilip yaygınlaşması önlenememiş ve Sultan III. Murat (1546-1595) zamanında İstanbul'da kahvehane sayısı 600'ü geçmiş.

Kahvehaneler, manzaralı yerlere , köşk şeklinde inşa edilir, çoğu kez verandaları olurdu. içlerinde yaşmaklı bir kahve ocağı, çepeçevre kerevetler ve bazen orta yerde bir havuz yer alırdı. Buralarda kahveden başka nargile ve çubuk servisi de yapılırdı. Özellikle eski kahvehaneler edebiyat, müzik gibi farklı meslek ve eğitimli insanların sayesinde yaptıkları faaliyetlerle kulüp niteliğinde merkezler haline gelmişler. Memleketin ileri gelenleri ve makam sahipleri kahvehaneden çıkmazmış. Bu yönleriyle Fransız kahvelerinin atası sayılırlar.

Kahvenin Avrupa Yolculuğu


Anadolu'dan Avrupa'ya kahveyi ilk olarak 17. YY başlarında Venedikli tüccarlar götürür. 18. YY ilk yıllarından itibaren kahve içimi Avrupa'da yaygınlaşır. Kahve , İngilizcede "coffee" , Fransızcada "cafe" , Almancada "Kaffe" , Macarcada "kave" olarak isimlendirilir.

Kahvenin tarihi ve Avusturya'ya giriş hikayesi de oldukça enterasandır. 2. Viyana Kuşatması (1683) sonrası Osmanlı orduları geri çekilirken geride çuvallar dolusu kahve bırakır. Avusturyalılar , çuvalların içindeki kahveyi, başlangıçta hayvan yemi zanneder. Osmanlıları tanıyan Georg Kolschitzky, bu çuvalların kendine verilmesini ister ve bunları sermaye yaparak Viyana'da kahve içilen bir yer açar. Böylece Avusturyalılar da kahve ile tanışır.

Türk kıyafetlerinin Avrupalı hanımlar için model oluşturduğu , mehter müziğinin taklit edildiği o günlerde, 1669 yılında, Osmanlı Sefiri Süleyman Ağa'nın Paris'in mümtaz şahsiyetlerine kahve davetleri düzenlemesi , Fransa'da kahvenin daha büyük alaka görmesini sağladı. Hoş sohbet, nüktedan biri olan Süleyman Ağa'nın elçilik konağına kahve içmeye davet edilmek, Paris ileri gelenleri için büyük bir ayrıcalık sayılırdı.

18. YY Fransa'sında, Fransa Kralı XV. Lui'nin yakınlarından Madam Pompadur , Louvre Sarayı'nın bir odasını Türk odası olarak düzenler, bu odaya Türk usulü veya Türk üslubu adı verir. Bu odanın en önemli özelliği saray hanımlarının Türk kadınları gibi giyinmesi, zarafet dili olarak Türkçenin konuşulması, içecek olarak da Türk kahvesinin içilmesidir.

İçindekiler